Bilmediğini Bilmek En iyisidir – Bilge Kişi

En Güzel Çocuk Masalları

Çocuklarınıza gece veya gündüz okuyabileceğiniz eğitici ve etkileyici en güzel çocuk masallarını siz değerli okurlarımıza sunmak istedik. En çok okunan çocuk masallarını sizler için tek sayfada derledik.. Unutmayın Okuma alışkanlığını kazanmak, hikayeler ile dinlenmek, hikayeler ile uyumak, çocuklarınıza verebileceğiniz en güzel hediyedir..

En Güzel Çocuk Masalları

Çocuklarınıza gece veya gündüz okuyabileceğiniz eğitici ve etkileyici en güzel çocuk masallarını siz değerli okurlarımıza sunmak istedik. En çok okunan çocuk masallarını sizler için tek sayfada derledik.. Unutmayın Okuma alışkanlığını kazanmak, hikayeler ile dinlenmek, hikayeler ile uyumak, çocuklarınıza verebileceğiniz en güzel hediyedir..

SİNDİRELLA MASALI


Bir zamanlar karısı hasta olan zengin bir adam varmış. Sonunun yaklaştığını hisseden kadın, tek kızı olan Sindirella’yı yatağının yanına çağırmış.

Anne: -Sevgili kızım, öldüğüm zaman iyi ve saygılı ol ve tanrı her zaman seni korur, bende seni gökyüzünden seni izleyeceğim ve daima yanında olacağım.

Gözlerini kapamış ve ölmüş. Güzel kız, her gün annesinin mezarının yanına gitmiş ve ağlamış. Sindirella’nın babası işi, yüzünden çok seyahat edermiş. Sindirella’yı düşünüp, ilgileneceği biri olsun diye yeniden evlenmeye karar vermiş. İki genç kızı olan bir dulla evlenmiş. Sindirella kötü üvey annesi ve iki merhametsiz üvey kız kardeşi ile yaşamış. Sindirella’ya çok kötü davranmışlar. Onların hizmetçisi olarak ev işlerini yaparak büyümüş. Bir gün Sindirella yerleri siliyormuş. İki kız kardeşi oturmuş aç gözlülükle meyve yiyorlarmış. Yedikten sonra kız kardeşlerden biri kabuklarını yere fırlatmış. Üvey anne misafir odasına gelmiş ve kirlenmiş yeri görmüş.

Üvey Anne: -Sindirella! Çabuk temizle şurayı, seni tembel kız! Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamaz mısın?

Sindirella: -Peki anne! Yaparım, çok üzgünüm.

Sindirella yemekleri yapıp bulaşıkları da yıkıyormuş.

Sindirella: -Biraz yemek yiyebilir miyim anne?

Üvey Anne: -Biz bitirdikten sonra artanları yiyebilirsin!

Ve Sindirella başlamış ağlamaya.

Üvey Anne: -Off! Yine aynı dıramaya başlama! Önce git bulaşıkları yıka!

Sindirella bütün tabakları yıkamış. Onu tavan arasına yatırıyorlarmış. Her gece ağlıyor ve aç uyuyormuş. Sindirella’yı gören küçük fareler ve kuş, onun için üzülmüşler ve arkadaşı olmuşlar. Bir gün kral büyük bir parti vermeye ve şehirdeki herkesi çağırmaya karar vermiş. Kral oğlunun evlilik için güzel kızlardan birini seçmesini istiyormuş. Kral sarayındaki büyük balo için tüm genç kızlara davetiye yollamış.

Tellal: -Krallıkta yaşayan halk! Kralınız size mesaj yolladı, herkes önümüzdeki hafta cumartesi yapılacak olan büyük baloya davetlidir. Bu sırada prens için bir prenses seçilecektir.

Halk: -Yaşasın… Oley… Yaşasın…

Herkes mutluluktan ve sevinçten zıplıyormuş. Sindirella da mutlu ve heyecanlıymış. O da sarayı görmek istiyormuş. Sindirellanın kardeşleri büyük bir çabayla baloya için hazırlanmaya başlamış.

Üvey Anne: -Hadi kızlar, balo için hazırlanmaya başlayın! Prensin ikinizden biri ile evlenmesini istiyorum! Ve sen Sindirella! Onların hazırlanmalarına yardım et, kızlarım prensesler gibi olmalı. Birisi yakında prensle evlenecek.

Drizella: -Ah anne, prens benimle evlenecek.

Anastasia: -Sindirella saçımı yap ve giyinmeme yardım et!

Drizella: -Hayır Sindirella önce buraya gel, pensle ben evleneceğim.

Sindirella çok iyiymiş. İki kardeşine de yardım etmiş.

Sindirella: -Keşke bende gidebilseydim. Bende gelebilir miyim? Sarayı görüp baloya katılmayı çok istiyorum!

Üvey Anne: -Buna imkân yok. Ha ha ha… Şu haline bak! Giyeceğin bir elbisen bile yok! Herkes seninle alaya eder ve utancından yerinden dibine girersin. Böyle bir soruyu nasıl sorabiliyorsun.

Kız kardeşleri ve annesi büyük balo için gitmişler. Sindirella yalnız kalıp ağlamış. Birden annesinin gelinliğini sakladığını hatırlamış. Gelinlik yırtıkmış. Dikmeye başlamış. Küçük arkadaşları kuş ve fareler de ona yardım etmeye başlamış.

Sindirella: -Bu belli ki çok uzun sürecek. O zamana kadar parti bitmiş olur.

Aniden iyilik meleği belirivermiş!

İylik Meleği: -Lütfen ağlama çocuk. Seni baloya göndereceğim.

Sindirella: -Ne! Sende kimsin? Bu nasıl olabilir ki? Bu elbise yırtık ve baloda giyecek hiçbir şeyim yok.

İylik Meleği: -Sen hiç merak etme tatlı çocuk.

İylik meleği Sindirella’ ya sihir yapmış. Sindirella’ nın eski elbiseleri güzel ve yeni elbiselere dönüşmüş ve ayaklarında da camdan ayakkabılar belirmiş. Kuş ve fare arkadaşları bal kabağının üzerinde zıplıyormuş. İylik Meleği bal kabağını güzel bir atlı arabaya dönüşmüş. Fareler arabayı çekecek atlar, kuş da arabacı olmuş.

Sindirella: -Ama iyilik meleği, üvey kız kardeşlerim ve üvey annemde orda olacak. Beni görürlerse çok kızarlar!

İylik Meleği: -Merak etme, seni tanımalarına izin vermeyeceğim.

Sindirella: -Teşekkür ederim iyilik meleği, çok iyisiniz!

İylik Meleği: -Ama unutma çocuğum, bu büyü sadece gece yarısına kadar geçerli. O zamana kadar eve dönmeyi unutma!

Sindirella: -Evet iyilik meleği, eve dönmeyi unutmayacağım.

El sallamış ve baloya doğru yola çıkmış. Baloya girerken bütün herkes dönüp ona bakmış. Üvey kız kardeşleri ve üvey annesi onu tanıyamamışlar! Yakışıklı prens ona bakmış ve gördüğü anda ona aşık olmuş. Ona doğru yaklaşmış.

Prens: -Merhaba güzel bayan. Bu dansı bana lütfeder misiniz?

Sindirella: -Evet, tabi ki!

Prens başka kimseyle dans etmemiş. Gözlerini Sindirella’dan alamıyormuş. Sindirella bütün gece pres ile dans ettiğinden neredeyse saatin gece yarısına geldiğini unutuyormuş. Aniden iyilik meleğinin sözlerini hatırlamış. Gözü saate takılmış.

Sindirella: -Artık eve gitmeliyim!

Prens: -Ama biz daha seninle…

Sindirella koşarken cam ayakkabılarından biri ayaklarından çıkmış. Geri dönüp alacak zamanı yokmuş ve o anda prensin arkasından koştuğunu görmüş, hemen arabaya binip uzaklaşmış. Prens ayakkabısını görmüş ve hemen almış.

Prens: -Neden kaçıp gitti?

Saat on iki olmuş, yoldayken araba kaybolmuş ve tekrar balkabağına dönüşmüş. Kestirme yola girip koşmaya başlamış ve sonunda eve ulaşmaya başarmış.

Prens: – Bütün ülkeyi aramam gerekse bile onu mutlaka bulacağım. O kızla bir şekilde tanışmak zorundayım. Prens onu tekrar görmekte kararlıymış. Adamlarını onu aramaya yollamış. Tüm kapıları çalmışlar. Evlerde bulunan bütün kızlar ayakkabıyı deniyormuş ama hiçbirinin ayağına olmuyormuş. Sonunda Sindirella’nın evine gelmişler.

Üvey Anne: -Hoş geldiniz lordum!

Komutan: -Leydim söyler misiniz evinizde baloya gelmiş herhangi bir kız var mı?

Üvey Anne: -İki kızımda dün geceki baloya katıldı!

Komutan: -Kızlarınızı çağırır mısınız lütfen? Bu ayakkabıyı denilecekler! Bu ayakkabıyı deneyecekler. Biz bu ayakkabıyı giyen kızı arıyoruz.

Üvey Anne: -Aaa! Kızlarımdan bir o ayakkabıyı giymiş olabilir. Hemen çağırıyorum. Kız kardeşler ayakkabıyı denemiş, ayaklarını sığdırmaya çalışmışlar ama ikisine de olmamış.

Prens: -Evde başka biri var mı?

Üvey Anne: -Hayır! Hayır! Benim sadece iki tane kızım var!

Üvey annesi ayakkabıyı deneyemesin diye Sindirealla’ yı tavan arasına kilitlemiş.

Komutan: -Bütün evi aramak zorundayız!

Adamlardan bir tavan arasına giden kapıyı bulmuş ve kilit ve kilitli olduğunu gömüş.

Asker: -Acaba burada kimse var mı?

Üvey anne onu takip etmiş.

Üvey Anne: -Hayır! Hayır! Orada kimse yok! Burada zaman kaybetmenize gerek yok lordum!

Adam kilidi kırmış ve içeri girmiş. Pencerenin yanın da oturan kızı görünce şaşırmış.

Asker: -Ben burada bir kız buldum!

Prens ve adamları kıza yaklaşmışlar ve ayakkabıyı denemesini istemişler. Ayakkabı Sindirella’nın ayağına tam oturmuş.

Üvey Anne: -Aaa! Hayır! Hayır! Hayır!

Prens: -Sonunda seni buldum. Adını sorabilir miyim?

Sindirella: -Sindirella!

Prens derhal dizinin üzerine çökerek ona evlenme teklifi etmiş.

Prens: -Sindirella benimle evlenir misin?

Sindirella: -Evet! Evet! Prens onun elini avucunun içine alıp öpmüş. Sonra Sindirella’yı da alarak saraya dönmüş. Kral ve kraliçe, Sindirella ile tanıştıklarına mutlu olmuşlar. Sindirella’nın babasını düğünü konuşması için davet etmişler. Sindirella ve prens evlenmiş ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar.

YARAMAZ ÇOCUK PİNOKYO MASALI


Uzun zaman önce küçük bir kasabada Gepetto adında bir oyuncakçı yaşarmış. Ahşap oyuncaklar yapıp satarmış. Çocuklar onun göz alıcı renkli oyuncaklarına bayılırmış. Gepetto ise hep bir çocuğu olsun istermiş: -Bugün ona kendi gerçek çocuğum gibi davranacağım. Güzel bir oyuncak yapacağım. Gepetto ormanda iyi bir ağaç kütüğü aramış ve sonunda bir çam kütüğü bulmuş: -Ahaa..İşte tamda aradığım gibi bir odun parçası. Gepetto kütüğü bir bebek gibi sırtında taşıyarak evine götürmüş. Kütüğü masasına koyarak çalışmaya başlamış. Becerikli elleriyle kütüğe bir form vermeye çalışmış. Önce oyuncağın kafasını, sonra ellerini ve ayaklarını yapmış. Gepetto sonunda güzel bir oyuncak ortaya çıkarmış: -Ohh ne kadarda yakışıklı bir oğlan oldu. Bana çocukluğumu hatırlatıyorsun evlat. Seni hiç kimseye satmayacağım. Adını da Pinokyo koyuyorum evlat. Gece vaktiymiş. Gepetto yanında Pinokyoyla uyuyakalmış. Gepetto derin bir uykudaymış. Tüm gün çalıştığı için yorgunmuş. Aniden ortaya bir peri çıkmış: -Gepetto özgün ve güzel oyuncaklarınla birçok çocuğu mutlu ettin. Yaptığın asil işin karşılığında sana özel bir hediye vermek istiyorum. Peri pinokya’ya sihirli değneğini sallamış ve sürpriz… Oyuncak hareket etmeye başlamış. Hemen yataktan fırlayarak perinin önünde saygıyla eğilmiş: -Teşekkür ederim peri, bana can verdin. Yürüyebiliyorum. Dans edebiliyorum. -Evet dostum. Artık sende canlısın. İyi bir çocuk olmak zorundasın. Babanı üzme. Her zaman sözünü dinle. Eğer iyi bir çocuk olursan sana özel bir hediye vereceğim. -Gerçekten mi? her zaman babamın sözünü dinleyeceğim. -Shhh..baban uyuyor. Onu rahatsız etme. Sabah ona sürpriz yaparsın. Ertesi sabah, Gepetto uyandığında pinokyo’yu yanında otururken bulmuş. Ona bakıyor, gözlerini kırpıştırıyormuş: -Vay canına, oyuncağım canlanmış. Pinokyo’m canlı hahaha. -Evet baba canlıyım. Gepetto Pinokyo’ya sarılmış: -Buna inanamıyorum, hiç böyle mutlu olmamıştım. Gepetto ve pinokyo birlikte mutlu bir yaşama başlamış. Pinokyo’nun okul çağı gelmiş: -Baba büyüdüm. Artık diğer çocuklar gibi okula gitmeye hazırım. Bana kitap ve kalem al lütfen. -Elbette sana hemen alırım oğlum. Gepetto’nun kırtasiye ürünlerini alacak parası yokmuş. Sahip olduğu tek paltoyu satarak parasını pinokyo’ya vermiş: -Ama baba palton nerede? -Şey, onu bugün giymedim. Çok eskidi, yıprandı. Artık onu giymek istemiyorum. Şimdi git evlat. Çok şey öğren ve beni gururlandır. -Teşekkür ederim baba, hoşça kal. Görüşürüz. Pinokyo neşe içinde okula doğru yola çıkmış. Yolda mağazaları, insanları, pazarı görmüş. Birden, bir kalabalık görmüş. Ne olduğunu öğrenmek için yavaş yavaş kalabalığa doğru ilerlemiş. Büyük renkli bir çadır varmış. Bir sirk çadırıymış. Kapısında bir palyaço dikiliyormuş. Pinokyo kapıdan geçmeye çalışırken: -Bilet almadan içeri giremezsin. Pinokyo biraz düşündükten sonra babasının ona verdiği parayı çıkarmış. -Bu parayı al ve bana bilet ver. Palyaço ona bilet vermiş. Pinokyo heyecan içinde çadıra girmiş. Bir sihirbaz gösteri yapıyormuş. Bir ayı tek tekerlekli bisiklete biniyormuş. Pinokyo’nun ağzı açık kalmış: -Vay canına, ne müthiş bir yer burası.

Sirk müdürü onu kenardan görmüş.-Ooo yoksa bu canlı kukla.. onu yakalayıp sirkimde çalıştıracağım. Artık gösteri için kuklacılara para vermem gerekmiyor. Gösteri biter bitmez pinokyo’nun yolunu kesmiş: -Sirkten henüz ayrılma. Artık bu sirkin bir elemanı olacaksın canlı oyuncak. -Bırak gideyim. Okula gitmem gerekiyor. -O halde okula gitmek yerine niye buraya geldin? -Üzgünüm, babama yalan söyledim. Babam bana kitap için para verdi, bende hepsini bilet almaya harcadım. Bir daha asla yapmayacağım. Lütfen bırak beni. -Hmm.. Git iyi bir çocuk ol. Bir daha da babana yalan söyleme. Sirk müdürü kitap alabilmesi için ona beş altın vermiş: -Teşekkür ederim çok iyi ve cömertsiniz. Pinokyo parayı almış ve neşe içinde koşarak oradan ayrılmış. Yolda giderken kurnaz bir kedi ve açgözlü bir tilki pinokyo’nun elindeki parayı görerek onu durdurmuşlar: -Ahşap çocuk, böyle aceleyle nereye gidiyorsun? -Kitap almak için kırtasiyeciye gidiyorum. -Kitap demek. Niye onun yerine hamburger almıyorsun? Ve de… -Dondurma… Hem bize de verirsin birazcık. -Hmmm.. O kadar param yok benim. -Bu çocuk biraz aptal gibi. Onu soyabiliriz… Elbette elinde beş altın para var. Bir ağaç dikip dallarından para toplayabilirsin. -Bu mümkün mü? -Evet tabi. Benimle gel. O paraları dikebileceğin güzel bir yer göstereceğim sana. Pinokyo onlara inanarak kediyle tilkinin peşine düşmüş. Tilki sinsice ikisinden uzaklaşmış. Biraz yürüdükten sonra bir çiftliğe varmışlar: -Bence doğru yer tam burası. Pinokyo bir çukur kazmış. Hemen elindeki paraları çukura atmış ve üstünü toprakla örtmüş: -Yaşasın bu ağaç büyüyünce kendime kitap, babama da palto alabilirim. Size de hamburger ve dondurma alacağım. -Seni sersem. Git buradan. O para benim meowww… Korkak pinokyo geri geri gitmiş ve bir çukurun içine düşmüş:

-Kedi kedi imdat, yardım et bana.Bu tuzağı ona kuran tilkiymiş. Kedi: -Hala sana yardım edeceğimi mi sanıyorsun? Seni sersem. Kedi ve tilki çukurdaki paraları alarak kaçmış. Pinokyo yapayalnız kalmış. -Ne yaptım ben? Yanlış kişilere inandım. Babamı dinlemedim. Kediyle tilki beni kandırdı. Bunu hak ettim. Birden peri ortaya çıkmış. -Söylesene ne oldu pinokyo? Bu çukura nasıl düştün? -Ben okul için kitap alacaktım. İki kurnaz hayvan tutup bu çukura attı. Sonrada altın paralarımı çaldılar. Bunu söyler söylemez Pinokyo’nun burnu uzamaya başlamış. -Ahh.. Şey, burnuma ne oluyor? Neden böyle uzuyor? -Yalan söylediğin için. Bundan böyle her yalan söylediğinde burnun uzayacak. Pinokyo utanarak periye tüm gerçekleri anlatmış. Gerçekleri söyleyince burnu eski haline gelmeye başlamış. -Doğru söylediğin için seni serbest bırakacağım. Babana gitmene izin vereceğim. Peri değneğini sallamış ve Pinokyo uçarak tuzaktan kurtulmuş: -Teşekkür ederim sevgili peri. -Tanrı seni korusun. İyi bir çocuk ol. Bir daha yalan söyleme. Pinokyo eve doğru yürümeye başlamış. Yolda arkadaşı Romeo ile karşılaşmış. Romeo: -Dur, dur Pinokyo. Öyle aceleyle nereye gidiyorsun, benimle gelsene. Oyuncak diyarına gidiyorum. -Oyuncak diyarı mı? Nerede orası? Hem neden gideyim? -Oyuncak şeker ve çikolatayla dolu bir yer. Seni azarlayacak baban yok. Oyun oynarken kimse bir şey demiyor. Derste yok. -Harika bir yermiş. Hadi gidelim. Pinokyo arkadaşıyla oyuncak diyarına gitmiş. Pinokyo ve Romeo şekerlerden yemeye, oyuncaklarla oynayıp eğlenmeye başlamış. Günlerce oyun diyarında kalmışlar. Bir gün Pinokyo vücudunda garip bir değişim olduğunu hissetmiş. Artık eşeklerinki gibi bir kuyruğu ve büyük kulakları varmış:

-Ahh… Bana neler oluyor? Burada şüpheli bir şeyler dönüyor.Uzakta eşekleriyle giden bir adamı görmüş. -Daha hızlı. Sizi pazarda satacağım ahmaklar. Pinokyo bunun bir hile olduğunu fark etmiş. Oyuncak diyarının yönetimi kötü bir eşek satıcısının elindeymiş. Çocukları tatlı ve oyuncaklarla oraya çekiyor, sonra onları eşeğe dönüştürerek pazarda satıyormuş. Pinokyo oradan elinden geldiğince hızlı kaçmış. Köydeki pazara ulaştığında bazı dedikodular duymuş: -Gepetto’yu duydunuz mu? Köyün her yerinde oğlunu aramış ama onu bulamamış. Onu aramak için denize açılmış. -Evet fırtınada gemisinin battığını duydum. -Ne kadar yazık. Bunu duyunca Pinokyo çok üzülmüş ve kendini suçlu hissetmiş. Hemen koşarak boğulmaktan korkmadan denize atlamış. Pinokyo bencil davrandığı için kendinden utandığı an vücudu normal halini almış. Kuyruğu ve büyük kulakları yok olmuş. Ahşap olduğu için suyun üstünde süzülmeye başlamış. Nereye gideceğini bilmeden yüzmüş. Denize iyice açılmış. Suyun içinden büyük bir ağız çıkarak onu yutmuş. Bu büyük bir balinaymış. -Neredeyim? Burası karanlık. Ahh, baba ben ne yaptım? Keşke seni bir daha görebilsem. -Elbette oğlum, her zaman senin yanındayım. -Babaa.. -Pinokyo.. Baba oğul birbirlerine sarılmışlar: -Özür dilerim baba. Sana yalan söyledim. Paranı sirk izlemek için harcadım. Pinokyo babasına her şeyi anlatmış. -Sorun değil evlat. Seni affediyorum. Şimdi buradan kurtulmalıyız. Ama nasıl? -Baba, kibrit kutun var değil mi? -Evet. -İçeride epey gemi enkazı görüyorum. -Evet, bu odunu yakıp balinanın yediği balıkları pişirdim. Uzun zamandır bu sayede ayakta kaldım. -İyi o zaman midesindeki bütün odun parçalarını ateşe vermeliyiz. Ta ki duman boğazına ve burnuna ulaşana dek. -Harika fikir Pinokyo. Bunu daha önce denemeliydim. Tahta parçalarını toplayarak ateşe vermişler. Devasa alevler ve kapkara bir duman çıkmaya başlamış. Balina midesinde bir yanma hissetmiş. Öksürünce Gepetto ve Pinokyo dışarı fırlamış. İkisi kıyıya yüzmüşler. -Pinokyo bizi kurtardın. -Oğlunum, seni korumak benim görevim. -Gurur duydum. O anda peri ortaya çıkmış: -Pinokyo sonunda iyi bir evlat olduğunu kanıtladın. Babanı kurtardın. Ve söz verdiğim gibi sana özel bir hediye veriyorum. Peri Pinokyo’ya değneğini sallamış. -Ahh, bir ses duyuyorum. Ve cildim.. insan oldum.. kalbim atıyor. -Ahh, peri. Bana bir evlat verdin. Cömertliğin için teşekkür ederim. -Yaptığın iyilikler için. Eğer iyi şeyler yaparsan evren seni her zaman güzel şeylerle ödüllendirecektir. O günden sonra Pinokyo ve Gepetto mutluluk içinde yaşamış ve çocuklar için güzel oyuncaklar yapmaya devam etmişler.

KELOĞLAN MASALI


Bir varmış bir yokmuş. Annem söyler, babam dinlermiş. Eskiler sayıp söyler, yeniler durup durup dinlermiş. Ben diyeyim uzakta, siz deyin yakında Keloğlan ve annesi yaşarmış. Yaşarmış yaşamasına ama gelin sorun nasıl yaşarmış. Varları yokları bir iki koyun, bir de çoban köpeği imiş. Keloğlan yaşadığı hayattan çok şikayetçi imiş. Her gün koyunları otlatmaya götürdüğünde sultanlar gibi yaşamanın hayalini kurarmış. Günler günleri kovalayadursun; bir gün Keloğlan, dünya güzeli bir kız görmüş otlakta. Yanına gidip konuşacak olmuş, halinden utanmış. Almış kavalını eline, başlamış yanık yanık çalmaya. Çilek toplayıp şarkı söyleyen kız, bir süre sonra sesin nereden geldiğini merak edip etrafına bakınmış. Bir de ne görsün! Bir ağacın altında başı kel şirin mi şirin bir çoban oturuyor. Muhafızlara, – Siz burada ben bekleyin, diyerek Keloğlan’ın yanına gitmiş. Keloğlan, kızın güzelliğinden çok etkilenmiş ama başını da yerden kaldıramamış. Kız elindeki çiçeklerden Keloğlan’a verince o da utanarak, – Ey dünyalar güzeli kız, nereden gelir nerelere gidersin? Keloğlan’ın otlağında ne edersin, diye sormuş. Kız da: – Padişahın kızıyım. Ablam hastalandığından beri yapayalnız, dertli dertli gezer dururum, demiş. Keloğlan’la padişahın kızının böyle başlayan arkadaşlıkları daha sonra da devam etmiş. Padişahın kızının adı Şah baran imiş. Tek yaşam kaynağı ablası Şahnaz’mış Gelin görün ki Şahnaz sarayın muhafızlarından birine aşık olunca olanlar olmuş. Bu durum üzerine padişah, muhafızı Hindistan’a sürdürmüş ve Şahnaz yataklara düşmüş. Şah baran ise hep ablasıyla ilgilenirmiş. O günden sonra otlağa her gidişinde Keloğlan’ın eve daha mutlu döndüğünü fark eden annesi bir gün dayanamamış ve oğluna, – Ey oğul, kel oğul, ağzından laf çıkmayan oğul, söyle bakalım, benden ne saklıyorsun, diye sorunca Keloğlan annesine uzun zamandır padişahın kızıyla buluştuğunu ve ona aşık olduğunu anlatmış.

Duyduklarına çok üzülen annesinin elinden nasihat etmekten başka bir şey gelmiyormuş. Çok korkmuş. Bir gün oğluna, – Kel oğul, keleş oğul, gözü hep yükseklerde oğul! Sen bir garip çobansın. Başına geleceklerden korkmaz mısın, deyince Keloğlan da: – Bak anacığım! İster kel başım kesilsin, ister fakir ocağım yakılsın. Şah baran olmadan, ben bu hayattan zevk alamam, demiş. Ne kadar konuştuysa da oğlunu bu aşktan vazgeçiremeyen Keloğlan’ın annesi üzüntüden yataklara düşmüş. Keloğlan bakmış ki olacağı yok, köpeği ile beraber düşmüş yollara. Köyün bilgin dedesinin yanına gitmiş. Aylardır çektiği sıkıntıyı ve sonunda annesinin üzüntüden hasta olduğunu anlatmış. Dede, Keloğlan’ı dinledikten sonra sakalını sıvazlayıp düşünmeye başlamış. Sonra da Keloğlan’a dönüp, – Kel oğul, keleş oğul, derdi kederi boyundan büyük oğul! Hele sen bugün evine dön, üç gün sonra beni yine bul, demiş. Keloğlan ve köpeği dönmüşler evlerine. Üç gün geçmez olmuş, günler daha bir uzun gelmiş Keloğlan’a. Geceler bir türlü tükenmemiş. Sonunda dedenin söylediği gün gelip çatmış. Keloğlan da yine yollara düşmüş. Varmış dedenin yanına. Öpmüş pamuk ellerinden. Umutla bakmış dedenin gözlerine. Dede üç gün boyunca düşünüp sonunda Keloğlan’ın derdine bir çare bulabildiğini söylemiş. Evinin altını üstünü getirip gençliğinde kendi dedesinden kalan haritayı bulmuş. Uzatmış Keloğlan’a ve hemen arkasından eklemiş: – Bak oğul , kel oğul, derdi büyük çaresi tek oğul!

Var git Hindistan’a. Haritada gösterilen ağaçları bul. Tam ortasını kaz. Bulduğunu açmadan bana getir, demiş. Keloğlan çok mutlu dönmüş evine. Gece heyecanlan gözüne uyku girmemiş. Sabah annesinin elini öpmüş. Bohçasını hazırlamış. Almış eline haritasını, düşmüş yollara. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Ovaları aşmış yetmemiş, dağları tırmanmış bitmemiş. Günler günleri kovalamış. Sonunda varmış Hindistan’a. Hindistan kazan, bizim Keloğlan kepçe aramış durmuş haritasındaki ağaçları sonunda bir çölün ortasında iki ağaç buluş. Ağaçların arasını, kazmış durmuş. Ne güç yetermiş buna ne de kuvvet. Ama Keloğlan’ın tek çaresi çukurdan çıkacak olan şey imiş. Keloğlan hava kararıncaya kadar toprağı kazmış durmuş. Elleri kanlar içinde kalıncaya kadar uğraşmış. Derken eline bir şey çarpmış. Sevinç içinde, eline çarpan sert şeyi topraktan sökmüş çıkarmış. Bir de ne görsün! Elinden biraz daha büyük bir kese çıkmış topraktan. İçindekini çok merak etmiş ama dedenin sözleri aklına gelmiş. Keseyi aldığı gibi, köyünün yolunu tutmuş. Yorgunluktan hali kalmamış ve hava da zifiri karanlık olmuş. Çaresiz, bulunduğu köydeki kapılardan birini çalmış. Buyur etmişler Keloğlan’ı içeri. Ne de olsa Tanrı misafiri imiş. Yedirip içirmişler, sıcak yatak vermişler. Keloğlan, korkusundan keseye gözü gibi bakmış. Sabahın ilk ışıklarıyla evden ayrılmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş: altı ay yaz, altı ay güz gitmiş. Dinlenmek üzere bir ağacın altına oturmuş.

Ellerini açmış, yardım isteyen bir dilenci gelmiş yanına. Dilencinin çok genç olduğunu gören Keloğlan ona, neden dilendiğini sormuş. Dilenci de yıllar önce ülkesinin birinde Şahnaz adında bir kıza aşık olduğunu söylemiş. Şahnaz’ın ülkenin padişahının kızı olduğunu, kendisinin de onun yanında muhafız olarak çalıştığını, ikisi arasındaki sevgiyi fark eden padişahın onu Hindistan’a sürgüne yolladığını anlatmış. Bunları duyunca Keloğlan’ın kel başında şimşekler çakmış. Hemen, – Bak arkadaşım, Şahnaz’la evlenmene yardımcı olabilecek birini tanıyorum. Ben de senin aşık olduğun kızın kardeşi ile evlenebilmek için buralara geldim, demiş ve eklemiş. – Gel benimle köydeki bilgin dedeye gidelim. Belki bana yardım ettiği gibi sana da yardım eder. Dilencinin adının Miraç olduğunu öğrenen Keloğlan, yalnız olmadığı ve bilgin dedenin istediğini de bulabildiği için çok sevinçliymiş. Birlikte yola koyulmuşlar. Gide gide köylerine varmışlar. Zaman kaybetmeden dedenin yanına gitmişler. İkisi de dedenin pamuk ellerinden öpmüşler. Keloğlan, mutlu bir şekilde keseyi dedeye uzatmış. Miraç da dedeye derdini anlatmış ve, – Bana da yardım et dedeciğim, demiş. Dede, önce Keloğlan’a bir soru sormuş. – Kel oğul, keleş oğul, derdi büyük zaferi kendinden büyük oğul! Bana getirdiğin bu kesenin içindekini Miraç’la paylaşmak ister misin? Keloğlan durmuş, düşünmüş. Dedenin, kendisine zararlı olacak bir teklifte bulunmayacağını düşünürek, – Sen benim için iyi olanı düşünürsün elbet dedeciğim. Neden olmasın, demiş. Dede de açmış kesenin ağzını. İçinden ışıl ışıl parlayan iki taş çıkmış. – Bakın çocuklar bunlar elmas, demiş. Keloğlan’la Miraç’ın gözleri parlamış. Dede, elmaslardan birini Keloğlan’a diğerini Miraç’a uzatmış. – Şimdi senden bu iki tahtayı kırmanı istiyorum, demiş. Keloğlan çalışmış çabalamış, uğraşmış durmuş ama nafile. Tahtalar kırılmaz olmuş. – Başaramadım dedeciğim, diyerek tahtaları geri uzatmış. Aynı tahtaları bu sefer Miraç’a vermiş dede. – Şimdi sen dene bakalım evlat, demiş. Miraç da Keloğlan gibi elinden geleni yapmış ama o da bir türlü tahtayı kırmayı başaramamış. Keloğlan’ın yaptığı gibi tahtaları geri uzatmış. Dede tahtaları eline almış ve gülümsemiş. – Seyredin şimdi, diyerek tahtaların ipini çözmüş. Sonra da önce ilkini ardından ikincisini kırmış. Keloğlan ve Miraç olanlardan bir şey anlamamış. Dede: – Size anlatmak istediğimi şimdi anladınız mı? Bir düşünün. Siz de bu iki tahta gibisiniz. Her ikinizin de amacı aynı. Eğer birbirinize destek olursanız güçlü olursunuz. Ama tek tek başarıya ulaşamazsınız. Unutmayın, her zaman için birlikten kuvvet doğar, demiş ve çocukları yolcu etmiş. Keloğlan ve miraç bu olaydan çok büyük ders almışlar. Birlikte Keloğlan’ın evine gitmişler. Keloğlan, annesine Miraç’ın kim olduğunu, başlarından geçen olayları bir bir anlatmış. Annesi rahat bir nefes almış. Ertesi gün Keloğlan hemen otlağa gitmiş. Şah baran, ablası Şahnaz’ın sevdiğinin başına gelenlerin, Keloğlan’ın da başına geldiğini düşünüyormuş. Keloğlan’ı birden bire karşısında görünce çok mutlu olmuş. Keloğlan’la oturmuşlar. bir ağacın altına. Keloğlan başlamış olan biteni heyecanla anlatmaya. Şah baran ne diyeceğini, ne yapacağını bilememiş. Keloğlan’ın saraya geleceği güne kadar görüşmeme kararı aldıktan sonra ayrılmışlar. Keloğlan ve Miraç durup dinlenmeden gecelerini gündüzlerine katarak çalışmışlar. Sonunda çok güzel ve çok büyük bir saray yaptırmışlar. Şahnaz’ın ve Şahnaz’ın saraya gidecekleri gün gelmiş çatmış. O gece her ikisi de heyecanlan uyuyamamış. Ertesi gün saray kıyafetleri içinde Keloğlan’ın annesini de yanlarına alıp koyulmuşlar yola. Yollar onlara öyle uzun gelmiş ki! Gözlerinde aşılmadık ova, geçilmedik dağ kalmamış sanki. Sonunda saraya varmışlar. Padişahın huzuruna çıkmışlar. Padişah buyur etmiş onları. Gelenekler yerini bulmuş. Kahveler pişirilmiş, misafirler ağırlanmış. Sonunda Keloğlanın annesi konuşmaya başlamış: – Bakın padişahım, demiş Miraç’ı göstererek. Bu oğlum, Hindistan’ın en zengin tüccarıdır. Bu oğlum da İran’ın en ileri gelenidir. Siz de kabul ederseniz eğer, Allah’ın emri Peygamber efendimizin kavli ile kızlarınızı başımızın tacı, gözümüzün nura, sarayımızın gelinleri yapmak isteriz. Padişah karşısında böyle zengin ve asil bir aile görünce kızlarını yanına çağırtmış. Sanki kızlar olanlardan habersizmiş gibi başlarını yere eğmişler. – Siz bilirsiniz devletli babamız, demişler. Düğün günü belirlenmiş. Keloğlan ve Miraç mutlulukla saraylarına dönmüşler. İki delikanlı kendilerine akıl hocalığı yapan dedenin yanına gidip onun pamuk ellerini öpmüşler. Onu saraya çağırıp akıl hocası yapmışlar. Üç gün sonra düğün alayı yola çıkmış. Kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Keloğlan ve Miraç sonunda ermişler muradına. Bilgin Dede sayesinde saraydakiler mutluluk içinde yaşamışlar. Ne de olsa o sarayın akıl hocası Bilgin Dede imiş.

TİLKİ İLE TAVŞAN MASALI


Tilkinin kurnazlığını herkes bilir. Kafasının içinde türlü planlar döner. Kendisinden küçük orman sakinlerini nasıl avlayabileceğini hesaplayarak hileler düşünür durur hep.

Hele karnı aç olursa, bütün tilkiliği üstünde demektir. Kimsenin aklına gelmeyen şeytanca fikirler kafasında gezinip durur.

İşte bizim kurnaz tilki Kanto’nun da açlıktan yana derdi varmış. Ne zamandır şansı yaver gitmemiş. Eline ağız tadıyla yiyebileceği bir av geçirememiş.

– Rızık gökten yağmaz ya, arayıp bulmak gerek, diye mırıldanmış.

Elini çenesine dayamış. Püsküllü kuyruğunu arka ayakları arasına kıstırmış. Saatlerce nasıl av yapabileceğini düşünmüş durmuş.

Bir yandan da dalgın gözlerle etrafını süzüyormuş. Bir ara pek yakındaki çalılar hışırdamış.

Bütün düşüncelerini bir yana atarak kulak kabartmış. Evet evet, yanılmıyormuş. Her kokuyu kolayca alan sivri burnu bir tavşanın nefis kokusu ile dolmuş.

– Dikkatli olmalıyım, demiş kendi kendine. Yakında bir tavşan var.

Gürültü çıkarmadan doğrulmuş. Kuyruğunu arka ayakları arasına iyice kıstırmış. Ön bacaklarını bir yay gibi germiş. Atlamaya hazır durumda beklemiş. Az sonra da tavşanın sevimli burnunu çalılıklar arasında fark etmiş. Artık kabına sığamaz olmuş.

– Demek Allah isterse rızkı kapıya da gönderirmiş, diye söylenmiş.

Öyle sevinmiş öyle sevinmiş ki… İçi içine sığmaz olmuş artık. Daha da hazır duruma geçmiş.

Ne var ki tavşanın da burnu, tilkinin kokusunu almış. Biraz dikkatlice etrafına bakınca fark etmiş Kantoyu. Tavşan o kadar yaramazmış ki alay etmek gelmiş içinden… Nasılsa tilki kendine yetişemezmiş.

– Tilki amca keyfin nasıl bakalım, diye sormuş. Tilki Kanto’nun fark edildiğini anlayınca canı çok sıkılmış. Fakat kafasında tilkice bir plan kurmakta da gecikmemiş.

“Belki tavşanı tatlı dillimle kandırabilir, yakınıma çekebilirim” diye geçirmiş içinden.
karnı tokmuş gibi geğirmeye başlamış.

– Keyfim iyi ama, diye cevap vermiş. Az önce yediğim yemek mideme oturdu. O kadar doydum ki rahatsız oluyorum. Gürültülü bir şekilde yine geğirmiş. Küçük tavşan da kurnaz mı kurnazmış. Bu hileye kanar mı hiç? Tilkinin bir boş karnına bakmış, bir zayıf çelimsiz vücuduna bakmış:

– Hakikaten çok mu toksun, diye sormuş.
Tilki Kanto yalancıktan bir daha geğirmiş:

– Tok da ne demek tavşancığım? Geğirmemi duymuyor musun? Çok fazla kaçırdım yemeği. Rahatsız oluyorum şimdi. Şuradan şuraya kımıldayacak halim yok inan ki…

Tavşan inanmamış yine. Tilki milletini iyi tanırmış. Karınları doymuş olsa bile aç gözlü oldukları için yine avlanırlar, yemeseler bile can yakarlarmış.

– Vah vah, diyerek Kanto’nun haline acır gibi yapmış. Demek sindirim bozukluğu çekiyorsun. Bir yardımım dokunabilir mi acaba?
Tilki bir sevinmiş bir sevinmiş. Kabına sığmaz olmuş o anda. Tavşanı kandırdığını sanarak

– Biraz yanıma gelsen de karnımı ovuştursan ne iyi olur. Belki bir parça rahatlarım, öyle sancı yapıyor ki!
– Ama benim karnım daha aç.
– Öyle mi? Ah açlık çok kötü, tokluk da öyle. Biliyor musun benim yanımda çok güzel yiyecek otlar var? Tam senin ağzına layık…

Tavşan için için gülüyor, tilki ile alay etmekten hoşlanıyormuş

– Sahi var mı?

Kanto’nun ağzı iyice sulanmaya başlamış. Tavşanın nefis lezzetini düşünüyor, onu bir an evvel mideye indirmenin yollarını arıyormuş.

– Bak bak, diye etrafındaki otları göstermiş, O kadar güzel otlar ki bunlar, ne kadar yersen ye doymuyorsun. Burada yemek istediğin kadar da var. Tavşan fıkırdamış

– İyi ama sen bana dokunmaz mısın? Tilki bir geğirmiş ki sesi ta uzaklardan duyulmuş

– Aman düşündüğün şeye bak, demiş. Karnım neredeyse patlayacak halde.

– Seni avlayıp da nereye sığdırayım. Hem seninle dost olmak istiyorum ben.

– Ama annem “Tilkiden dost olmaz” derdi hep. Nasıl güveneyim sana?

Tilki bir parça bozulmuş:

– Anneni boş ver, demiş. Seninle el ele onu ziyarete gider, tilkiden dost olacağını ispat ederiz. Nasıl güzel düşünmüşüm değil mi?

– Güzel güzel olmasına da… Ne yazık ki annem hayatta değil.

Tilki Kanto üzülmüş gibi yüzünü buruşturmuş:
– Annen öldü mü?

– Öldü ya! Bir tilkiye av oldu.

Kanto bu sefer kötü bozulmuş. Ancak o zaman tavşanın kendisi ile alay ettiğini anlamış. Alev saçan gözlerle bakmış:
– Sen benimle alay mı ediyorsun, demiş. Tavşan boynunu bükmüş:

– Ne haddime canım, demiş. Alay etmiyorum ki! Sadece dalga geçiyorum.

Tilki Kanto bir kızmış bir kızmış, arka ayakları üstünde bir yaylanmış:

– Seni küçük maskara. Şimdi görürsün, diye bağırmasıyla tavşanın üzerine atılması bir olmuş

Fakat tavşan tilkiden daha hızlıymış. Bir sıçrayışta hemen yer değiştirivermiş. Biraz uzaklaşıp durmuş, dilini çıkarmış:
– Yalancı sen de! Açlıktan derin kemiğine yapışmış. Bir de kalkmış bana tok numarası yapıyorsun. Hani dost olacaktık? Annem çok haklıymış meğer. “Tilkiden dost olmaz” der dururdu.

Tilki iyice köpürmüş:
– Annenin canına okuduğum gibi senin de canına okuyacağım şimdi, dur hele…

Fakat küçük tavşan durur mu? Hemen fırlamış, var kuvveti ile yokuşa tırmanıp uzaklaşmış.

Kanto hayatında ilk defa tilkilikte kendisini geçen bir tavşana rastlıyormuş. Bütün kuvveti ile sesini yükselterek bağırmış:

– Seni mutlaka yakalayacağım şımarık tavşan. Mutlaka ele geçireceğim seni yaramaz.

O günden sonra bir kenara gizlenip tavşanı beklemeye başlamış. Kurnazlığını bildiği için sokulmuyor, sadece uzaktan gözetliyormuş.

Bir müddet böyle gözetlemiş. Sonra anlamış ki, tavşan her akşamüstü yakındaki bir göle gelip su içiyor ve yuvasına dönüyormuş.

Dikkat edince tavşanın hep aynı yoldan geri döndüğünü fark etmiş. Onu avlamak için bütün kurnazlığını kullanmaya karar vermiş.

Düşünmüş, taşınmış. Tavşanın dönüş yolu üstünde bir çukur açmaya karar vermiş. Bu kararını da hemen ertesi günü hayata geçirmiş.

Yorucu bir çalışmadan sonra nihayet istediği gibi bir çukur açabilmiş:

– Tamam, diye sevinmiş. Şimdi bir de üstünü çalı çırpı ile örtersem tavşan avucuma düştü demektir.

Az sonra üstünü çalı çırpı ile örtmüş. Yoldan fark edilemeyecek bir duruma getirmiş. Tuzağını bir süre kontrol etikten sonra

– Oh ne iyi oldu tuzağım, diye söylenmiş. Şimdi tavşancık kurtulsun bakalım elimden. Bir tilki ile alay etmenin ne demek olduğunu göstereceğim ona. Göze gelmeyecek bir yere gizlenmiş. Tavşanın dönüşünü beklemeye başlamış. Çok geçmeden tavşan görünmüş.

Tilki Kanto’nun sevincine diyecek yokmuş. Az sonra onu midesine indireceği dakikayı düşünüyormuş. Ağını şapırdatıyormuş.

Tavşan yaklaşmış, yaklaşmış, yaklaşmış. Fakat o da ne? Birden bir hırlama duyulmuş.

Bu hırlama ile tavşan bir sıçrayışta tuzağın öbür tarafına atlamış. Var kuvveti ile ardına bakmadan koşup oradan uzaklaşmış.

Tilki tavşanı çoktan unutmuş… Canının derdine düşmüş. Duyduğu kurt sesini çok iyi tanıyormuş.

Bir telaşlanmış, bir telaşlanmış. Ne yapacağını şaşırmış. Etrafa ürkek ürkek bakmış.

Yolun sonundan bir kurt kendisine doğru geliyormuş. Aklı başından gitmiş.

Kurdun eline geçerse başına gelecekleri bildiği için var kuvvetiyle oradan uzaklaşmayı düşünmüş.

Telaşından tuzağı falan unutmuş. Gözlerini önündeki kurdun üstünden ayırmadan biraz gerilemiş.

Birden bacaklarının bir yumuşaklığa değdiğini hissetmiş. Daha ne olduğunu anlayamadan kendini kuyunun içinde buluvermiş.

Şaşırmış, üzülmüş tilki Kanto… Etrafına bir bakmış ki bir de ne görsün? Biraz evvel kendi kazdığı kuyu değil mi bu? Acı bir sesle

– Eyvah, diye bağırmış. Kazdığım kuyuya düştüm. Az sonra kurt başına dikilmiş. Tilki Kanto’yu kuyunun içinde görünce kahkahalarla gülmüş:
– Vay vay vay, diye alay etmiş. Neler görüyorum? Tilki hiç tuzağa düşer mi?

Kanto belki yalvarmakla yakayı kurtulabileceğini umarak dil dökmeye başlamışı

– Kurt ağabey, sen kuvvetli ve kudretlisin… Benim gibi zayıfa merhamet et ne olur?

Kurt bir kahkaha daha atmış:

– Yok, demiş. Sen hiç küçüklerine merhamet ettin mi? Zayıfları korudun mu? Acizlere yardım ettin mi? Bu kuyuyu senin kazdığını bilmiyor muyum sanıyorsun? Tilki adamakıllı şaşırmış:

– Nereden biliyorsun, diye sormuş. Kurt bir kahkaha daha atmış:

– Biliyorum işte. Ne zamandır buralardayım. Açlık gözünü bürüdüğü için farkına varamadın. Tavşana söylediklerini duydum ve onu avlamak için kazdığın kuyuyu gördüm. Bak şimdi kazdığın kuyuya nasıl düştün? Hilekârlar senin haline düşer işte.

Tilki Kanto ne kadar yalvarmış, yakarmışsa da fayda etmemiş.
Başkasına kuyu kazmanın cezasını işte böyle bulmuş.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ